Kayıtlar

Anneler Günü... Nergizler anne kokar.

Resim
Ne kadar yırtsam da sensiz geçen zamandan ibaret kalmış takvimleri, tek bir yaprak yırtıp atıverdi Şubat'ın ayaklarının dibine beni... Mayıs. Geleceğini biliyordum, artık yaklaştıkça çiçek kokmuyor adımların. Ne kadar büyüsem de küçük bir kız çocuğuna dönüşemeyecek sesim. Ayağa kalktım, gözlerime bakan Mayıs'ın ardına düştüm. Sevdiğin türkülerden birini mırıldanarak yürüdüm, Envai tonlara boyanmış meyve ağaçlarının yanından, Kutulara ekili rengini boşluğa bırakmış çiçeklerle bezeli dar balkon altlarından Bedenlerinden daha büyük atan kalpleriyle elleri buketli çocuk gölgelerinden...  Şimdi ben, o çok sevdiğin baharın gelişiyle tarlalarda dolup taşan gelinciklere ne diyeceğim? Ellerine ellerimden daha çok dokunmuş zeytin ağaçlarına, sensizliği nasıl anlatacağım? Peki ya gönlümüze ağır gelenlerden kaçarken dinlendiğimiz, ikindi serinliğinde bizi bekleyen, köy yoluna dizili böğürtlenler sorarsa seni? Bilirim hüznü hiç istemezsin yüzümde. Sana getiremediğim için kalbimde kalan tüm ...

Kış bahçesi

Resim
Ruhum, adresi dünya denen ikamette kiracı denen beden evinde mevsimi izliyor bir çift camın ardından. Bu saatlerde yenen akşam yemeklerinin verdiği ağırlık hissini dağıtması için kaynıyor ocaklarda demlikler. Şifa niyetine ıhlamur kokulu mutfaklar yada deminde demlendiğimiz sohbet aromalı çaylar... Dışarda ise soğuk havanın istilasına uğrayan kaldırımlardan geçen tek şey zaman. Kış, sadece çamaşır iplerinin demirine konmuş, soğuktan tüyleri kabarmış iki kumrunun arasında hükümsüzleşiyor. Issızlaşan şehirde yer yer varlığını sürdüren sokak lambalarında nafile bir telaş. Yolunu aydınlatacak buz gibi adımsız taşlardan başka kimse yok. Işıktan en çok nasiblenen, evlerin karanlıkta bırakılmış camlarındaki perdelerde, turuncu sakin bir hüzün ve belki avuçlarında kahvesiyle gürültülü iç sesine teslim olmuş bir insan sureti... Uzun zamandır denk gelmediğim ve hayranlıkla izlediğim sıcacık bir tablo bölüyor havanın keskin gidişatını. Tıkırdayan ritmik ayak sesleri, ağarmış saçları, eğilen bede...

Söğüt ağacı altında tiyatral bir yolculuk

Resim
Oda loş... Sesler girintili... Sonbahar, arada başını içeri uzatmaya çalışan güneşe rağmen rüzgarı pencereden içeri doğru süpürüyor. Ben ise bu mevsimin asıl aroması olan toprak kokusunu alabilme umuduyla yaklaşıyorum cama. Koku çelimsizce sızıyor burnuma. Ağaçlar görüyorum yol kenarlarında, hayatlar gibi yeşille başlayıp sarıyla devam eden. Bir yandan insanlar geçiyor aklımdan, zihnimdeki durakta inip bir müddet meşgul ettikten sonra tekrar çıkıp gidiyorlar. Kendi hayatlarının baş rolündekiler, başka hayatların yan rolündekiler, kullanım süresi dolanlar, kullanmaya odaklanmış olanlar... Nefesimin buharı çayımın dumanıyla karışıp cama doğru yayılırken, göz kapaklarım kaderin senaryosunda canlanan tiyatro oyunu için kapanıp tekrar açılıyor. Küçük bir kasabadayım. Varlığı, yokluğundan daha fazla anlam ifade etmeyenlerden uzakta, yokluğu, içimde var oluşuna engel olamadıklarımla birlikte, dere kenarındaki bir söğüt ağacı altındayım. Manzara bahardan, sessizlik kıştan, hava yazdan, ben ise...

Bizden geriye, bize kalanlar

Resim
Kaç kahkahamız vardır, tohumunu bizim ekip, kendi yağmurumuzla beslediğimiz? Kaç hüznümüz vardır, tanımamazlıktan gelip yanından geçip gittiğimiz? Kaç maskemiz vardır, kalabalıkta yakamıza yapışan yalnızlığı gizlediğimiz? Kaç özlemimiz vardır, gözlerimizde kurulu bir sahnede, hem oynayıp hem izlediğimiz? Kaç kalbimiz vardır, sarılınca sağ yanımızda da atışını dinlediğimiz? Kaç hayalimiz vardır, ulaşmaya ne zaman, ne derman ne de cesaret yetirebildiğimiz? Kaç korkumuz vardır, başını okşamadan sindirdiğimiz? Kaç kaygımız vardır, uyurken dahi sırtımızda gezdirdiğimiz? Kaç sözümüz vardır, yürekten dile, dilden yüreğe iletemediğimiz? Kaç anımız vardır, hayatımıza uğrayıp bir parça koparan silüetleri silebildiğimiz? Kaç çaresizliğimiz vardır, kanatlarına dualar iliştirdiğimiz? Ve, kaç yolumuz vardır... Bizden çıkıp yine bize gidebildiğimiz? Tütün kokan sorular, demli cevaplar yada uzun telveli sessizlikler... Zaman, süpürüyor bizleri kayboluyorken tüm kayboluşların karıştığı dünya denen bu k...

Hiç söz, çok cevap

Resim
Evreni ve daha nicesini çepeçevre kaplayan kader ağının boşluklarından nasibimize dökülenler ve kendi ellerimizle hayatımıza serpiştirdiklerimiz yada döküleni kendi elimizden bildiklerimiz... Çoğumuz için güneşin doğumuyla başlayan yaşam belirtisi, dünyanın her noktasındaki canlıya bambaşka vakitlerde uğruyor. Gün, deseni çoktan belli olan ama bizim bilmediğimiz ve örmemizi bekleyen kader ağının ipleri gibi önümüze seriliyor. Biz ağı ördükçe boşluklarından yerine yenileri dökülüyor. Sonunda geceyi üzerimize çekip yorgun bedenlerimizi dinlendirirken, yeni ipler yeni bir gün için çoktan serpişmiş oluyor.  Yine kaderin beni, benimde kaderi ördüğüm bir günün sabahında karşıma dizilen yaşam rutinlerimin içinde kaybolmak üzereyken, ruhumun da bedenim gibi bir yaşamı olduğunu ve onun çok daha farklı bir şekilde beslendiğini hatırladım. Ona borcumun bir kısmını ödemek için tüm işlerimi bırakıp kendimi bu güzel havada dışarı attım. Payıma düşen havadan derin derin içime çekerken, gördüm sen...

Anestezik yaşamlar

Resim
  Kapalı kapılar ardında kalmış ufuklar, işlenmedikçe paslanan erdemler, zihni fakirleşmeye yüz tutmuş dünyalar düşünün. Sadece kendine meftun bir halde, pervasızca geçen zamanın eteklerinde ordan oraya kaçışırlarken; Ayaklar altında kalan bir canlıdan Keyfine atılan bir taşın kanatan hedefinden Çalgısı bam teli, mevzusu meze olan acıdan Açtan esirgeyip, toku doyuran Görmek yerine bakan, dinlemek yerine duyan Kendisine koşandan kaçan, kendisinden kaçana koşan Hırslandıkça geriye, yaslandıkça ileriye giden Yükseldikçe düşen, düştükçe düşüren Değeri ucuzlaştırıp, ucuzu değerli kılan Yüzden tebessümü, saçtan siyahı çalan Huzura çelme takan Kayba uzaktan bakan Suyun gidip kumun kaldığı değil, kumu süpürüp yerini suyla dolduran ... Yaşamda iyileşmenin, iyileştirmenin, üretmenin, anlamlı olmanın ve birşeyleri anlamlı kılmanın yokluğu arasında ışıksız yürümeye çalışırken dünya denen bu konar göçer mekanda, bazen hiçbir yolun hiçbir yere çıkmadığı gerçeği dikiliyor karşımıza...

Adsız...

Resim
Bugün tuhaf bir durgunluk vardı peşimde, ara ara soluğumu seyrelten etkisi boşluğa düşen cümlelerimle kendini daha da gösteriyordu. Çok da aldırmadım ilkin, biraz rutin işlerime birazda sohbete muhabbete dalar gibi oldum. Adını tam koyamadığım ama varlığını hissettiren sade içsel bir sakinliğe dönüştü. Çayımı alıp bir kenara oturdum, bir yudum aldım demden önce dumanından. Vakit ilerledikçe akşam penceresinden sızarken odanın, eşyaların silüetleri bir bir siliniyordu. Sessizlik yorgan misali uzanmışken şehre, içimde yeşeren dizeleri kağıda dökmekten kendimi alamıyordum... Bilmem ki saatin kaçı şimdi Elimde kağıdım kalemim Kararlıyım sessiz sözsüz Ayırmaya gündüzü geceden Yanmam ki düşer sayfama çayın demi Kağıtta leke, pencerede dumanım Saatler tehditkâr ve sabırsız Sızar gibi efkarım yüceden Duymam ki nerede uykunun sesi Yazarım iz bile olsa kelamım Düşüverse başım öne apansız Aciz kalsa da mürekkebim heceden Görmem ki ışısın bir yıldızın feri Beyaza kör, siyaha ayanım Dilim lal, yüre...

Askıda eskiyenler

Resim
  İnsan zihninin ardında görünmez askıları vardır diye düşünürüm hep. Hayalleri, beklentileri, özlemleri, iç geçirdikleri, kayıp gidenlere kayıtsızlıkları... Sayamadığım, bilemediğim daha kaç tanesi, nicesi. Ne bırakırız yitip gitsin geçmişin sayfaları arasında, ne de tutarız ellerinden can bulsun yaşam yolculuğumuzda. Belki bizim için askıda küf tutmuş bir yarım kalmışlığın zaferle taçlandığı bir emsal, belkide öylece geçen boş bir vakitte zihnimize uğrayan davetsiz misafir hatırlatır en çok da onları bize. Yıllarca özenle saklayıp kullanmaya da kıyamadığımız eşyalar, ömrünü kapalı dolaplar altında geçiren naftalin kokulu kıyafetler, farkedip planlayıp bir türlü uygulamaya geçirilemeyenler, bir gün... Diye cümleye başlayıp bitirebilecek kadar öncelik tanınmayanlar, hayali seyahatler, bir anlık çılgınlıkla gelen cesur başlangıçlar ve ardına iliştirilen bahanelerle sonu gelmeyen kararlar, içimizde uhde olarak barınan söylemeye de dilimizin varmadığı sözler, yaşamın ağırlığı altında...

Bir pazar nostaljisi...

Resim
  Mevsim kıştan bahara dönerken yüzünü, hala kafası biraz karışık gibi bu aralar. Çıplak eller için soğuk, kalınca örtülü bedenler için sıcak bir halde ilerleyen günde güneşe olan özlemim ve kendimle başbaşa çıktığım yürüyüşten aldığım keyif için biraz dışarı çıkıyorum. Cadde boyunca türlü istikamette yol alan insanları ve araçları geçtikten sonra caddenin sol tarafındaki küçük nostalji dünkkanının önünde duruyorum. Vitrine şöyle bir göz gezdirdikten sonra, onca yıl ve bu detaylar... herşey bu küçücük dükkana nasıl sığmış diye aklımdan geçirip, esyaların büyüsüyle bir zaman makinasından geçercesine dükkana adım atıyorum. İçerde derin bir sessizlik hakim, sıkı bir nostaljisever olarak, onlara duyduğum evrilmemiş masumiyetin özlemi ve vefayı göstermek için birkaçına dokunup "eski fotoğraflar ve sizler olmasaydınız, bu yoğun hayata anlamlı bir mola verip nasıl yâd edebilirizki anılarımızı" diye içimden geçiriyorum. Geçmiş farklı farklı suretlerde karşımda şuan. Küçüklü büyüklü ...

Sakin bir İstanbul sabahı

Resim
  Sakin bir İstanbul sabahına uyanıyorum, gözlerimde hala uyku mahmurluğu, evimde yönünü kışa dönmüş hafif üşüten bir sonbahar serinliği... Hergün penceremin önüne gelen, griyle karışık bakır tonlarında tüyleri ve kendine has ötüşleriyle bana huzuru ve evimde bir gün daha sağlıklı bir şekilde uyanabildiğimi hatırlatan tatlı kumruların sabah kahvaltısını verdikten sonra, ev halkını uyandırmadan sessizce ilişiyorum balkondaki köşeme. Sokağın girintili arnavut kaldırımlarında sabahı benden önce karşılamış olanların adım sesleri duyuluyor. Uzun seyahatten döndüğü belli yorgun bir yüz ve onu takip eden valizinin tıkırtıyla ilerleyişini dinledikten sonra, fırından aldığı sıcak ekmeğe dayanamayıp poşetin ucundan bir parça koparan çocuğun ürkekçe etrafına bakıp, kimsenin görmediğine emin olduktan sonra ekmeği yerken yüzünde oluşan masum mutluluğu gülümsetiyor beni. Mevsimin zamanla dans edişi sabahın erken saatlerinde daha net canlanıyor bu tarihi semtte. Yer yer baharın renkli tablosunun...

Yaralar iyileşmez, susmayı öğrenir...

Resim
Yara diye tanımlarız yüreğimizde iz bırakan olumsuz yaşanmışlıklarımızı... Kimi zaman dağları taşları yerleri gökleri inleten bir feryatta, kimi zaman da kimsenin göremediği duyamadığı bir derinlikte ve yakıcı bir sızıntı şeklinde belirir. Önce alev alır hararetle savrulur bulduğunu kavurmak istercesine, sonra yavaş yavaş kor olur rüzgar okşadıkça başını, ardından köz olur zamanın ağırlığı çöker omuzlarına, sonra kül olur, iz olur ve en sonunda da his olur... An gelir göze yerleşir siler ferini An gelir söze yerleşir kısar sesini An gelir tene yerleşir çeker elini An gelir bedene yerleşir keser nefesini Devam ettikçe yaşam mücadelesi evrilip hayatın tozuna dumanına karışır gibi gelir ilk zamanlar bize ama ayrıştırıverir onu içimizde canlandığında anılar, işte o zaman düşünürüz ki o yara hep orda, biliriz ki bekler zihnimizde gezinen bir hatıranın ayağı takılsın da kanasın diye ve kanayıp kabuklandıkça varlığını kabullenişimiz başlar. Anlarız ki bunun azı çoğu başı sonu yok, yaşam devam...

Tarih 06.02.2023 saat 04.17...

Resim
Simsiyah bir sabaha uyanan memleketimin koynuna düşüyor alev topu apansız, yer gök yangın yeri... Çığlıklar dolduruyor ayrılan duvarların boşluklarını, bir anda ayaklar altında kalan sımsıcak yuvaların, arşa yükselen tozları yapışıyor nefeslere. Mevsim kış gökten yağan ne kar nede yağmur, gökten yağan tek şey feryat ve bekleyiş... Kurulmak güzelleştirmek için çalışıp günleri ayları yılları harcayıp, geceyi gündüzü birbirine bağlayıp ömür feda edilen evler yuvalar eşyalar, onlar için verilen emekleri ve içinde yaşanan en güzel anları umursamaksızın, şimdi birer düşman gibi enkaz olup geçmiş karşımıza sevdiklerimizi çalmakla tehdit ediyor ve çalıyor da bizden... Hangimiz bilebiliriz ki hayatımızın bir dakika içerisinde bu denli altüst olabileceğini, caddeleri sokakları parkları insanlarla çocuklarla dolu, güzelliği ve tarihiyle her karış toprağı kıymetli memleketimde  ölümün acının kol gezeceğini... Şimdi haykırmak istiyorum!! Şefkatli ellerle birdaha başı okşanmayacak öksüzlerin, mu...

Bir tutam kış, bir tutam bahar

Resim
Merhaba kış, yine mevsimi ağır ağır demleyip, bir süzekten geçirircesine ayırıyorsun bizi bahardan. Yağdıkça ılık yağmurun, susuzluktan çatlayan tenine doluyor dünyanın ve dokusu yumuşadıkça kayboluyor baharın gizemli melodisi yaprak çıtırtısı. Islandıkça bütünleşiyor toprakla tabiatın yorgun sureti ve uzunca bir uykuya çekilmek için ayrılıyor bahar bir süreliğine aramızdan. Bir elinde ayrılığı diğer elinde kavuşmayı taşıyan mevsim, farklı farklı hayatları bilinmez suretlerde ziyaret ediyor ve her insanın zihninde sakladığı ajandasına sadece kendi okuyabildiği bir alfabeyle satır satır kaydoluyor. Kimimiz için, sıcacık evinin bir köşesinde çayını yudumlayıp pencereden yağmuru izlemektir kış, kimimiz içinse aynı pencereden yağan yağmura tedirginlikle bakan bir çift göz... Kimimiz için ayakları su içinde ama sırtı kocaman bir anne paltosuna sarılı soğuk parmaklı sıcak nefesli bir çocuk, kimimiz içinse heryanı ıslanmış soğuktan titreyen bir annenin onu izleyen minik gözlere bakıp tebess...

Duygusal gezgin

Resim
Sizin hiç duygularınızın ev sahipliğinde kısacık anlarınıza sığdırdığınız uzun seyahatleriniz oldumu? Bedeninizi ardınızda bırakıp ruhunuzu yanınıza alarak olmak istediğiniz yere gitmek gibi mesela? Bazı günler koşturmacalı hayatıma serpiştirdigim yürüyüş molalarında rastladığım parklardaki çimenlik alanların yanında durur, hissizleşen ayaklarımın toprakla buluşmasına izin veririm. Gözlerimi kapatır girintili taşların bıraktığı ürperti ve etrafıma yayılan toprak kokusuyla yemyeşil bir buğday tarlasında dinlenirken bulurum kendimi  Kimi zaman hoyrat bir öfkenin zaptında zorlanırken, sabrı göğsüme nefes diye doldurup etekleri keskin yamaçlarla dolu ve hırçın yankılarla bezeli bir dağın zirvesine tırmandıktan sonra derin bir soluk alıp, öfkemi zirveden aşağı bırakıp azalışını izlerken bulurum kendimi  Bazı anlarda bir umutsuzluk damlası düşer gönlüme, büyüdükçe kaplayan her yanımı. Çaresizliğin güneş olup kavurduğu, hayallerin buhar olup kaybolduğu, rüzgarın bomboş savrulduğu ne ...

Günaydın gece

Resim
  Gelecekten bir parça daha satın alabilmek için sıraya girmiş gibi rakamlar saat kadranı üzerinde, sıra ilerledikçe sükut asılıyor var gücüyle sokaktaki sesleri yok etmek için ve her gün bedeninde saklayıp büyüttüğü gecenin yaklaşan doğumuyla, bekleyiş perdesini aralıyor esmer benizli akşam. İşte şimdi gece ılık ılık sızıyor şehrin sokak aralarına... Artık gün gece için doğuyor ve her bir yürek kendine dahi fısıldamaya çekindiği hüzünlerinden armağan ediyor birer buket.  Bazılarımız pencere önünden izliyor bu eşsiz doğumu. İzledikçe hayran kalıyor dünyanın döngüsüne, canlı ve cansız tüm yaratılmışların her gün üzerine örtülen kadifemsi karanlıkla  uykuya dalışına. Ve gönül savaşçıları... İşte onlar zırhlarını bir kenara bırakıp tüm savunmasızlığıyla beliriyor vaktin muhtelif anlarında. Ferini teslim etmiş gözlerinde demleniyor hüzün ağır ağır ve öylece bir şarkı mırıltısı dökülüyor dudaklarından boşluğa. Kimimiz için öldürüyor gece tebessümü, gölge düşmüş suretimizin ard...

Dünyanın renkli yüzü hoşgeldin

Resim
Bugün pırıl pırıl bir güneş karşılıyor beni başımı ne tarafa çevirsem gözlerime vuruyor ışığı, kamaşan bakışlarımla elimi alnıma koyup bakıyorum ufka, yorgun mevsim geliyor uzaklardan, kışı teslim etmiş geçmiş olan zamana ama soğuk esintilerin izleri paçalarında gibi hala... Sırtında rengarenk envai çeşit çiçek yığını, yaklaştıkça yüzüme dokunuyor gibi ılık meltemi, yer yer toprağın göğsüne kurulmuş çıplak dallarda yapayanlız bekleyen minik tomurcukların heyecanlı kımıltısını görüyorum. Adeta gökten düşen bir boya paletinin dağılışı gibi saçılıyor renkler toprağa ve serpiştikçe her yana, kokusu değişiyor dünyanın artık baharla boyanıyor küf aromalı duvarlar. Şehrin sokak aralarında, evlerin bahçelerinde izledikçe insanı mest edebilecek güzellikteki mevsimin asil gelini meyve ağaçları, uçuş uçuş saçlarıyla yemyeşil parkta koşturan bir kız çocuğu elinde iki dal minik çiçekle, yemenisine kolonya çiçeğinin kokusu sinmiş annesinin tebessümüne baharı getiriyor. Yaşlı bir çift emektar bir ban...

Beyaz...

Resim
  Bu sabah masamda oturup çayımı yudumlarken önümde bomboş duran beyaz sayfaya baktım uzun uzun sonra birşeyler karalamaya başladım, bir yandanda beyaz renginin güzelliği ve hayatımızda iz bırakan anları dolaşıyordu zihnimin sokak aralarında... Peki hep mi güzelsin beyaz? Hep mi masum ve safiyane? Apaçık berrak gibi görünsende bize ilk bakışta, gizlice duygularımıza gebe kalıp yaşam yolculuğumuzda bizlere zamansız renkler doğurmuş olan sen değilmisin? Karla kaplı bir memlekette evladının dünyaya gelmesi için gün sayan bir annenin, yolunu kapattığında gözlerindeki çaresizliğiyken, dünyaya gelen bebeğin ipekten tenine ilk sarılan kundak, boğazından geçen ilk lokma sen değilmisin? Yüreği avuçlarında atan gencecik bir kızın, adım adım yaklaşırken yeni yuvasına, kalbinin en yakınında bedenini kaplayarak süzülen ışıltılı zerafetiyken, anılarını emanet edip geride kalanlara bakarken, sırılsıklam olmuş mutlulukla hüznün sarmaş dolaş gezindiği gözlerdeki o ak tuval sen değilmisin? Ilık bir ...

Kestane sıcaklığında kış anıları

Resim
  Kış aylarında içini en çok ısıtan şey nedir? Diye sorsalar bir fincan çay ve avuçlarıma saklanmış sıcacık kestane derdim. Onu görmek yada o hafif yanık kokusunu duymak, benim için aniden kulağıma çalınan eskilerden bir şarkı, içten bir gülümseme, bir çocuğun sabırsız kıpırtısı, yâd ederken sadece kendimin izleyebildiği kısa film kuşağı... Zaman tuvaline resmedilmiş bu kış tablosunu penceremden izlemeyi bırakıp cadde üzerini mesken tutmuş kestaneciye uğramak için dışarı çıkıyorum. İçi kestane dolu kese kağıdını elime alır almaz hissettiğim sıcaklık ve rüzgarın dahi savuramadığı o yanık kokusu bana bir yerden tanıdık geliyor. İçimdeki özlem ocağında çıtırdayan çocukluk anılarım... Düşüyorum zihnimde uçuşan takvim yapraklarının ardına. Yine bir akşam üzeri okuldan çıkıp eve doğru yürüyorum, adımlarımla bölüyorum mevsimi birkaç yerinden. Yağmurun ellerimin ve ıslanan okul formamın rengini değiştirmesine engel olamıyorum. Soğuktan buharlaşan nefesim evlerin önünden geçerken yoğunlaşan...

Gizemli arkadaşımla yolculuk

Resim
İnsana her daim iyi geldiğini düşündüğüm ve vazgeçemediğim bir aktivitedir yürüyüş, bide kulağımda sevdiğim müzikler varsa, dünya ile bağlantımı bir kenara kaldırıp, dört mevsimden etkilenmeden kendi içimde zamanlar arası bir yolculuğa çıkmış gibi oluyorum. Yürüyüşte genellikle sözsüz enstrüman yada yabancı müzik dinlemeyi seviyorum. Bir ara "Ne söylediğini bile anlamadığın bir şarkıyı dinlemek ne kadar keyifli olabilir ki" diye bir yorum almıştım. Oysa ben dilini anlamadığım bir şarkıyı, kendi dilimde özgürce anlamlandırarak dinliyorum, böylece aslında onun ne anlattığını kendim belirliyorum çünkü bazen müzik size sizi söylesin istiyorsunuz. Tabiki kendi dilimizin ne kadar zengin olduğunu ve bu sebeple her çeşit duygunun kendine yer bulduğu ve eşsiz bestelerle bütünleşebildiği bir müzik kültürüne sahip olduğumuzun farkındayım ve hatta dil zenginliğimizin tartışmaya dâhi açık olmadığını düşünüyorum.  Fakat kendi iç yolculuğumuzdayken bize o anki ruhsal durumumuzu yada ifade e...

Kalemime dolanan gece...

Resim
Duygularım el ele bu gece Kardelenin avcunda doğar gibi Sakin ve meşakkatli ruhum Serin sularda yanar gibi Bu dingin ve huzurlu bekleyiş Efkâr kapısını aralar gibi Ziyaretindeyim başka dünyaların Sesler üzerime yağar gibi Savrulunca hayaller ve düşler Derin kuyulara dolar gibi Dudaklarda anıların tebessümü Hüznün sireniyle solar gibi Bezenince akşamla gökyüzü Duvarlar siyaha doyar gibi Kapatsamda ellerimle her yanı Rengi gözlerimi boyar gibi Duyulurken sessiz soluklar Uyku hep kol gezer gibi Nihayet ağarınca tan yeri Canlar bedene sızar gibi